Skip to content

banner

HEPİMİZ DON KİŞOTUZ!

Erdoğan Karayel'den "Don Kişot olalım" çağrısı

Yanlışların ve haksızlıkların üzerine doludizgin

- Son dönemde Türkiye’nin karikatür zenginliğini neredeyse dünyanın dört bucağına taşıyan bir isimsiniz. Neyi hedefliyorsunuz ve bu hedefe ne kadar yaklaştığınızı düşünüyorsunuz?
- Don Quichotte e-mizah dergisi son beş yılda gerek Türk, gerek dünya karikatürüne damgasını vuran etkin bir sanal mizah dergisi.. Aslında mizah dergisi tanımlaması da eksik kalır. Sanırım "uluslararası karikatür organizasyonu" demek daha uygun olacak. İlk yayınlandığı günden bugüne sayısız ulusal-uluslararası sergiler açtık, yarışmalar düzenledik. Sergi açtığımız, yarışma jürisinde bulunduğum ülkeler arasında İran, Çin, Hollanda, Almanya, Kıbrıs ve Yunanistan’ı (4-8 Kasım 2010) sayabiliriz.
Karikatür, başlı başına bir "yaşam biçimi". Her şeyi eleştirel bir gözle izlemek, gözlemlemek ve kağıda yansıtmak zorundasınız. Bu bakış açısı doğal olarak insanın kişiliğiyle de birebir orantılı. Ya kişiliğinize uygun bir mizah anlayışı ediniyorsunuz veya mizah anlayışınız kişiliğinizi yönlendiriyor. Bende her ikisi de söz konusu. Karikatürcünün bir "Don Kişot" yüreğine sahip olması gerekiyor. Yani hedefe gözü kapalı giden ve sonucunun ne olacağını düşünmeyen bir "deli" yürek.. Yanlışların, haksızlıkların üzerine doludizgin giden bir sanat dalı karikatür... Onun içindir ki, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, siyasiler hiç sevmez.
Hedef bu olunca yaklaşmak söz konusu olmuyor. Zira siz yaklaştıkça hedef kaçıyor. Ve ömrünüz onu kovalamakla geçiyor. Aslında bu bir "umutsuzluk" değil, tam tersi, kaçanı kovalamanın getirdiği bir haz ve heyecan bileşimi.. Ütopik de olsa bir hedefim vardı: "Don Kişot"un bir "dünya markası" olabilme düşüncesi... Hedef her ne kadar kaçsa da başlangıçtaki mesafeyi olabildiğince yakınlaştırdığımızı söyleyebilirim. Belki asıl sorun "işte hedefe ulaştım" demekte. O nedenle yaşadığım sürece hedefe ulaşmamayı, sürekli onu kovalamayı yeğlerim...

- Almanya’da yaşıyorsunuz ve çalışıyorsunuz. İran’da ne gibi gözlemlerde bulundunuz? Yani görece dünyaya uzak bu kapalı ülkedeki karikatürün ve mizahın, Türk ve Avrupa karikatürü veya mizahı karşısındaki yerini, mizahçılarının, çizerlerinin durumunu nasıl gördünüz?
- Almanya tıpkı bir papatyanın göbeği gibi. Bir günde yedi ayrı ülkeye girip çıkabilecek denli şanslısınız. Ama interneti düşündüğümüzde sınırların kalktığı tek bir ülkeye dönüştürebiliyorsunuz dünyayı. Çizdiğiniz bir karikatür birkaç dakika içinde tüm dünyada izlenilir olabiliyor. Hep söylüyorum "Don Kişot varlığını özellikle internete borçlu" diye. Durum böyle olunca, ha Almanya’da yaşamışsınız ha Türkiye’de, farketmiyor.
İran’a gelince... İki kez ziyaret ettiğim bu ülkede her şey iç içe.. Demokrasi açısından oldukça sorunlu bir izlenim veren ülke sanatçılarının özgür olmadığını söylemekte yarar var. Ancak, karikatürün "özgür" bir sanat dalı olduğunu düşündüğümüzde, onun, bu özelliğini, zor da olsa İran’da hayata geçirebildiğine tanık oluyoruz. Zengin Pers kültürüne sahip İran’ın günümüz İran karikatüründeki etkisini vurgulamadan geçmeyelim. Dünyaya uzak görünen bu ülkenin en büyük karikatür web sitesi "İranCartoon"da yayınlanan karikatürlerin ve etkinliklerin ABD ağırlıklı olması ülke yönetiminin izlediği politikayla da ters orantılı.
İran karikatürünün önde gelen isimlerinden Massoud Shojai’ye göre İran karikatürünün çıkış noktası 1900’lü yılların ortalarında yayınlanan Akbaba ve Papağan dergileri. Yani bir anlamda İran karikatürünün oluşmasına Türk karikatürü öncü olmuş. Son dönemi değerlendirecek olursak, özellikle plastik anlamda İran karikatürünün Türk karikatürünü büyük ölçüde solladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Fakat tabii İran karikatüründe de bir bölünme göze çarpıyor. "Green-Yeşil" hareketi demokrasi yanlısı karikatürcülerin kurduğu "ilerici" bir örgütlenme. Türk karikatürcüleri ile İranlı karikatürcülerin dayanışmasından da söz etmeden geçmeyelim. Bu anlamda büyük bir dayanışma ve paylaşım söz konusu. Türkiye ile İran arasındaki uzun yıllara dayanan komşuluğun sanata yansıması olabildiğince verimli. Bunun yansımasını uluslararası platformda görmek mümkün. Düzenlenen tüm uluslararası yarışma ve sergilerde her iki ülke çizerleri kesinlikle yer alıyor.
Ancak ortak özellik, her iki ülke yönetimlerinin sanata ve özellikle de karikatüre bakış açılarındaki olumsuzluk, tahammülsüzlük. Dileğimiz bu baskının ve sansürün her iki ülke sanatında da ortadan kalkmasıdır..

- Bir süre önce Çin’de de bağlantılar kurdunuz, hatta bir de konferans verdiniz, jüri üyeliği yaptınız ve gözlemlerde bulundunuz. Neredeyse hiç bilmediğimiz bu uzak dünyadaki, Çin’deki mizahı ve mizah anlayışını nasıl gördünüz?
- Birkaç ay önce, Çin’de her yıl düzenlenen dünyanın en büyük animasyon ve karikatür festivali olan AYACC International Animation&Cartoon Festival’de jüri üyesi olarak bulundum. Çok enteresan bir gezi oldu benim için. Çin karikatürünün yanı sıra Çin geleneğini tanımak, dünyanın en büyük nüfusuna sahip bu ülkenin yaşam koşullarını, sosyal hayatını gözlemlemek firsatım oldu.
Öncelikle, büyük şehirlerinin (Pekin ve Guiyang) birçok Avrupa ülke şehirlerinden pek farkı olmadığını gördüm. Gökdelenler, modern ve klasik Çin motiflerini taşıyan özgün binalar dikkatimi çekti. Yollardaki arabaların neredeyse tümü yeni modellerden oluşuyordu. Ancak gettolarda ve köylerde eski Çin’i andıran görüntülere rastlamak mümkün oldu. Çinliler aslında sıcak insanlar ama turizme açılmadıkları için gelen yabancılara olan ilgileri oldukça abartılı şekilde.. Grup halinde gezerken, bizlere bakışları, incelemeleri zaman zaman kendimizi "uzaylı" gibi hissetmemize neden oldu.
Festival kapsamında yer alan "Türk Karikatürü" söyleşisi oldukça ilgi çekti. "Diyojen"den günümüze yayınlanan mizah dergileri ve karikatür örnekleriyle süslediğim yarım saatlik gezintide olabildiğince geniş bir perspektiften "Türk Karikatürü"nü tanıtmaya çalıştım. Özellikle Semih Balcıoğlu ve Turhan Selçuk çalışmalarına izleyicilerin gösterdiği hayranlık nidaları ve alkışlar, bugün aramızda olmayan bu iki büyük ustaya "onur ödülü" niteliğindeydi.
Yarışma bölümünde benimle birlikte yer alan İspanyol, İran, Amerikalı, Hollandalı ve Çinli çizerlerle ortak bir dil konuşmanın güzelliklerini yaşadık. Farklı ülkelerin kültürlerinin mizah anlayışına da ne denli yansıdıklarını yoğun bir şekilde hissettik. Sonuçta aynı dili konuştuğumuzun farkına vardık ve bu da sonuçlara olabildiğince objektif bir şekilde yansıdı. Ödül alan çalışmalar bu zenginliğin ve farklılığın sentezi olarak ortaya çıktı.
- Avrupa’da yerleşik Türkiye kökenli bir çizer-mizahçı kuşağı var. Özellikle de Almanya’daki kabarecilerimizi düşünürsek, sayıları ve başarıları bayağı yüksek. Neler yapıyor bu insanlar ve neler yapmalılar sizce?
- Avrupa’da çeşitli ülkelerde konuşlanan sayıları pek az da sayılmayan Türkiye kökenli çizer sayabiliriz. Örneğin, Almanya’da, Selma Aykan Emiroğlu, Hayati Boyacıoğlu, Meray Ülgen, Semiramis Aydınlık (yitirdik), Erdoğan Karayel, Kemal Can, Avni Odabaşı, Yüksel Ertan, Sinan Güngör, Serdar Hızlı; Belçika’da İsmail Doğan, Gürcan Gürsel, Hollanda’da Yakup Karahan, Fransa’da Selçuk Demirel, İngiltere’de Ufuk Uyanık, Norveç’te Firuz Kutal ilk akla gelen isimler. Bu isimlerin ardına Muhsin Omurca’yı "kabaretist" özelliğini de belirterek ilave edelim.
Hepimizin öncelikli amacı sanırım "ayakta durabilmek". Bunu başarabildiğimizde hem karikatür sanatını hem Türk kültürünü olabildiğince başarılı bir şekilde temsil ettiğimize inanıyorum. Ancak yabancı bir ülkede özellikle "sanatçı" kimliğiyle mücadele vermenin ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu bilmem anlatmaya gerek var mı? Yine de hepimizin içinde var olan o "Don Kişot"luk tüm olumsuzlukları sıfırlayarak sadece hedefimize kilitlenmemizi sağlıyor. Beklediğimiz tek şey, bizleri aşan projelerde "finansal destek" almak. Bu kez de karşınıza "belli sınırlar ve haklar çerçevesinde sanat yapma" koşulları çıkıyor ki; sanırım bizleri en çok rahatsız eden veya düşündüren yanı da bu. Tam bu noktada belki bir serzenişte bulunmakta yarar var: "Neden yurtdışındakı sanatçılar arasında bir dayanışma ve bütünleşme yok?" Ben kendi adıma bunun eksikliğini ve rahatsızlığını yoğun bir biçimde hissediyorum. "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" tanımlamasından çok uzakta her birimiz "yalnız" savaşım veriyoruz. Sanki bunun tersini de istemiyoruz.
Özetle, her ne kadar umudumuz kırılsa da içimizdeki "Don Kişot" yüreği, tüm olumsuzluklara ve yanlışlara tahammülsüzlüğümüzü her fırsatta dile getirmemizi öneriyor. Yazarak, çizerek, okuyarak, konuşarak, çalarak, her ne şekilde olursa olsun "haykırarak"...

KÜLTÜR DERGİSİ SAYI 1

HEPİMİZ DON KİŞOTUZ!
Oyunuz kaydedildi. None üzerinden: 3.8 (10 votes)